Akıp giden zaman, bize kendimiz olmayı mı öğretiyor, yoksa benzemeye çalıştığımız kişi olmanın eşiğine mi getiriyor?
Farklı rollerin aynı insanlarıyız.
Kimimiz zamana ve zemine uyum sağlıyor ve kabuk değiştiriyoruz, kimimiz de akıp giden zamana seyirci kalıyoruz.
Kabuk değiştirme sadece sosyal ve ekonomik alanda olmuyor.


Biz değiştirdiğimiz kabuğu, aynı zamanda kendimiz için de kabullenilir hale getirme çabası içinde kıvranıyoruz.
Geçmişte yapmadığımız şeyleri şimdi yapmamızın kendimiz açısından bir sebebi var, yoksa da sebep uydurmak o safhadan sonra çok kolay.
Buna da değişmek değil, gelişmek diyoruz.
Bahane bunların hepsi.
Hepsi yalan.
Sadece bir gerçek var kesin ve net: Kirleniyoruz.
Kirlendikçe gardımız düşüyor, gardımız düştükçe değişim sandığımız döngüye yenik düşüyoruz.
Zaman, önümüzden akıp giderken üstümüzden de silindir gibi geçiyor.
Mutsuzluklarımız yerini duyarsızlığa, hayal kırıklıklarımız umarsızlığa bırakıyor.
Geride kalan senelere yanmaktan bu günü kaçırıyoruz.
Ağlamalarımız giderek azalıyor, gülüşlerimiz kirli ve sahte.
Bu düzende, sanki kendimiz çok doğruymuşuz gibi başkalarının cetvelliğine soyunuyoruz.
Samimiyetsizliğimizi unutup samimiyet arıyoruz mesela.
Vicdanlarımızda kalan kırıntılarla başkalarının vicdanlarını ölçüyoruz.
Ve en kötüsü de bir saatten sonra tek doğru olarak kendimizi görüyoruz.
Ruhlarımız, geride kalan senelere, duygularımız geriden gelen esintilere mahkum.
Biz biz olmadan başkasını ölçüp biçiyor ve hüküm veriyoruz.
Kendimize bile itiraf edemediğimiz günahların onda birini işleyenleri yüksek sesle eleştiriyor ve mahkum ediyoruz.
Biz, kendimizin ölçüsünü bilmeden cetvelliğe soyunuyoruz.
Modern zamanların hastalığı bu. Mükemmellik peşinde koşmak değil aslında bu yaptığımız, hata ve kusurların mükemmelliğin bir parçası olduğuna kendini inandırmak.
Her doğan günü günahla karşılayan kirli ruhlar, ancak kötülüğün cetveli olabilir.
Cetvelimizin nerede olduğunu, neyi ölçebileceğimizi bile bilmiyoruz ve yaşıyoruz.
Hayat bu kadar basit aslında.
Kim olduğunu bilmek başka, kim olmadığının farkına varmak başka bir şey.
İnsanlık, aşk ve vefa, bu gün ince bir buz üstünde yürüyor.
Ve buzlar yavaş yavaş çatlamaya başladı.
Ben duyuyorum, siz de duyuyor musunuz?

A.Özdoğan

Önceki İçerik“Tutku” & “Aşk” & “Sevgi”
Sonraki İçerikYaşamı ertelemeden, gülümsemek adına..
Hanife Çilingiroğlu / Pazarlama Müdürü Güzel Atlar Diyarı, Kapadokya’dan geldi İstanbul’a... Hayata dair teorileri var... Seviyor, çalışıyor ve yaşıyor, bazen en çok çalışıyor... İnternet üzerine yeni teknolojileri takip ediyor, hem kurumsal hem bireysel için “nette bilinçli sosyallik” üzerine saatlerce konuşabilir... En çok gülümse(t)meyi sever, bilir ki çoğu zaman bir tebessüm hayat kurtarır... Bitki çayları var bir de, asla vazgeçemez.. Hatta son gözdesi; “ballı, tarçınlı ve sütlü yeşilçay” şiddetle tavsiye olunur...

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here